Türkiye’nin uzun yıllar boyunca mücadele ettiği terör sorunu, yalnızca ülke içindeki politik gerilimlerden değil, aynı zamanda bölgesel ve küresel güç dengelerinden de beslenmiştir. Bu nedenle “terörsüz bir Türkiye” ideali, yalnızca güvenlik odaklı önlemlerle değil, toplumsal uzlaşı ve demokratik açılımlar ile mümkün olabilecek bir hedeftir.

Son bir yıldır yürütülen millî dayanışma, kardeşlik ve demokrasi süreci, geçmişte yapılan hatalardan ders çıkarma iradesini barındırması açısından önemli bir kırılma noktasıdır.

Geçmişin hatalı tutumlarından biri, çözüm arayışlarını dar siyasi çıkarların gölgesinde yürütmek olmuştur. Çeşitli dönemlerde barış girişimleri seçim yatırımı gibi algılanmış, bu da toplum nezdinde meşruiyet kaybına neden olmuştur.

Diğer bir eksiklik, kamuoyunun sürece katılımının sınırlı tutulmasıdır; oysa toplumsal destek olmadan hiçbir barış girişiminin kalıcı olması beklenemez. Ayrıca, demokratik hak ve özgürlükler konusunun güvenlik kaygılarının gerisine itilmesi, süreci kırılgan hale getirmiştir.

Bugün yürütülen kardeşlik ve demokrasi süreci, bu eksiklikleri telafi etme potansiyeli taşımaktadır. Millî dayanışmanın yalnızca etnik ya da mezhepsel farklılıkların değil, aynı zamanda sınıfsal ve kültürel farklılıkların ötesine geçen bir toplumsal zemin oluşturması önemlidir. Böylelikle toplum, ortak bir kimlik ve gelecek vizyonu etrafında birleşebilir. Bu çaba aynı zamanda ekonomik kalkınmayı da destekleyecektir. Zira güven ortamının tesis edilmesi, yatırımları ve girişimciliği artırırken, terörün yol açtığı kaynak kaybını da önleyecektir.

Demokratik gelişim açısından bakıldığında, sürecin başarısı yalnızca silahların susmasıyla değil, aynı zamanda düşüncelerin özgürce ifade edilebilmesi, farklı kimliklerin kendilerini eşit yurttaşlık temelinde hissedebilmesi ile ölçülecektir. Bu noktada hukuk devleti ilkesinin güçlendirilmesi, şeffaf ve kapsayıcı bir yönetim anlayışı kritik rol oynamaktadır.

Sürecin kalıcı olabilmesi için üç temel öneri öne çıkmaktadır. İlk olarak, partiler üstü bir yaklaşım geliştirilerek barışın siyasi rekabetin aracı haline gelmesi engellenmelidir. İkinci olarak, sivil toplum ve akademik çevrelerin daha etkin katılımı sağlanmalı, böylece sürecin toplumsal tabanı güçlendirilmelidir. Son olarak, bölgesel güç dengelerinin süreci olumsuz etkilememesi için dış politika adımları, iç barışı tahkim edecek bir perspektifle atılmalıdır.

Kardeşlik ve demokrasi süreci, Türkiye’nin sadece terör sorununu çözmek için değil, aynı zamanda daha güçlü bir sosyal bütünlük, daha rekabetçi bir ekonomi ve daha ileri bir demokrasi inşa etmesi için tarihi bir fırsattır. Bu fırsat, geçmişin hatalarını tekrar etmeden, geniş bir toplumsal mutabakatla değerlendirildiğinde, Türkiye’yi bölgesel istikrarsızlıklara rağmen örnek bir barış ve kalkınma modeli haline getirebilir.