Son günlerde kamuoyunda “Terörsüz Türkiye” projesi ve bu kapsamda Mehmet Metiner’in açıklamaları siyaset gündemini yoğun şekilde meşgul ediyor. Metiner, uzun yıllardır Türkiye’nin çözüm ve birlik meseleleri üzerine söz söyleyen bir siyasi ve aktivist figür olarak, HÜDAPAR’ın Diyarbakır’da düzenlediği çalıştayda terörün kökten ortadan kaldırılması hedefiyle başlatılan sürece aktif bir katılım sergiledi ve “Terörsüz Türkiye” idealinin yalnızca askeri değil, toplumsal bir perspektifle ele alınması gerektiğini vurguladı.

Bu süreç, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin ortaya koyduğu devlet inisiyatifinin bir parçası olarak değerlendiriliyor; hedef, terörü bitirirken milli birliği ve toplumsal bütünlüğü güçlendirmek olarak ifade ediliyor. Bu çerçevede, sürecin devlet politikası haline gelmesi, barışın ve kardeşliğin inşası için stratejik bir dönüşüm fırsatı olarak sunuluyor.

Metiner’in açıklamalarında öne çıkan bir diğer husus, çözüm sürecinin yalnızca silahların bırakılmasıyla sınırlı olmaması gerektiği; bunun ötesinde demokratik katılım, kültürel entegrasyon ve eşit yurttaşlık gibi kavramlarla zenginleştirilmesi gerektiğidir. Metiner, bu bağlamda tek devlet, tek millet, tek bayrak ilkelerine sadakat vurgusunu yaparken aynı zamanda Kürt yurttaşların demokrasi ve vatandaşlık zemininde güçlendirilmesi gerektiğini de dile getirdi. Bu yaklaşım, devletin üniter karakterini korurken toplumsal barışı desteklemenin yollarını tartışmaya açıyor.

Cumhur İttifakı cephesinden gelen olumlu sesler de sürecin önemini perçinliyor. MHP Lideri Devlet Bahçeli, Terörsüz Türkiye hedefini tarihsel bir fırsat olarak nitelendirerek, bu hedefin makus talihi ortadan kaldırabileceğini, toplumsal barışı ve ulusal güvenliği pekiştirebileceğini söyledi. Bu söylem, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da kapsayıcı birlik mesajlarıyla örtüşüyor; Erdoğan, sürecin tamamlanması halinde 86 milyonun kazanacağını ve terör örgütü ile ayrılıkçı gündemlerin hiçbir yere ulaştırmayacağını belirtti.

Ancak muhalefet kanadında bu sürece ilişkin makul denilebilecek eleştirilerden ziyade olumsuz olanda yoğunlaşıyor. CHP ve İYİ Parti gibi partiler, süreçle ilgili farklı kaygılarını dile getirirken, özellikle CHP içinde tartışmalı ifadeler gündeme geldi. CHP Sakarya Milletvekili Ümit Dikbayır’ın “Kürt halkı yoktur, Kürt kökenli vatandaşlarımız vardır” şeklindeki açıklaması, birçok kesim tarafından toplumsal ve tarihsel realiteyi yok sayan ve ayrımcı bir yaklaşım olarak yorumlandı. Bu ifadeler, özellikle Kürtlerin tarihsel ve kültürel varlığını inkar eden bir dil olarak ciddi eleştirilere sebep oldu.

Dikbayır’ın açıklamaları yalnızca kimlik tartışmasıyla sınırlı kalmadı; bir televizyon programında DEM Parti milletvekillerini “terörist” olarak nitelemesi, demokratik siyasetin meşruiyetini hedef alan tavırlar olarak yankı buldu ve bunun demokratik çoğulculuk ilkesine zarar verdiği yönünde eleştiriler aldı. Bu açıklamalar, muhalefetin sürece dair eleştirilerinde daha sert bir üslup kullanılması ve toplumsal bölünme riskleri üzerine yoğunlaştı.

Bu noktada tarihsel ve sosyolojik realiteyi göz ardı etmek, Türkiye’nin çok dilli, inançlı ve kültürlü yapısını anlamamak anlamına gelir. Kürtler, Anadolu tarihinin ayrılmaz bir parçası olarak binlerce yıl boyunca bu coğrafyanın sosyal, kültürel ve siyasal dokusunu şekillendirmişlerdir. Onları “yok sayan” veya yalnızca “Kürt kökenli” bir nüfus olarak indirgemeye çalışan söylemler, tarihsel gerçeklik ve sosyolojik hakikatlerle bağdaşmaz; aksine toplumsal barışa ve demokratik çoğulculuğa zarar verebilir. Ulus inşası süreçlerinde halkların varlığını ve kimliklerini tanımak, hem adalet hem de barış açısından kritik bir şarttır.

İyi Parti ve CHP gibi muhalefet partilerinin sürece ilişkin eleştirilerini ifade etme hakları elbette demokratik siyasetin bir parçasıdır; ancak bu eleştirilerin, toplumsal kimlikleri yok sayan, çatışmayı derinleştiren ve demokratik çoğulculuğu zayıflatan söylemlerden kaçınması gerekir. Türkiye gibi tarihsel ve kültürel çeşitliliğe sahip bir toplumda, barış ve toplumsal bütünlük ancak tüm vatandaşların eşit ve meşru aktörler olarak tanınmasıyla mümkün olacaktır.

Sonuç olarak, Terörsüz Türkiye süreci, Türkiye’nin hem güvenlik hem de toplumsal barış açısından kritik bir dönemeçtir. Erdoğan ve Bahçeli’nin kapsayıcı birlik çabaları, sürecin hassasiyetle yürütülmesinin önemini ortaya koyuyor. Bu süreç, yalnızca askeri ya da güvenlikçi bir hedef değil; tarihsel adalet, eşit yurttaşlık ve demokratik katılım gibi değerlerle zenginleştirildiğinde Türkiye’nin geleceğine katkı sağlayacak büyük bir fırsattır. Ulusal birlik ve toplumsal barışın sağlanması, Türkiye’nin demokratik ve kalkınmacı hedeflerine ulaşmasında belirleyici rol oynayacaktır. Bu yolda herkesin sayın Erdoğan ve Bahçeli ve diğer bazı önemli siyasi kişilikler gibi cesurca tutumlar sergilemeleri, yürütülen kardeşlik sürecinin akamete uğramaması adına önem arz etmektedir.