Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş’ın “ana dili Kürtçe olan bir adayla ortaklaşamayız” şeklinde yorumlanan yaklaşımı, sadece bir siyasi pozisyon değil, aynı zamanda Türkiye’nin çok katmanlı toplumsal gerçekliğine dair ciddi bir kırılmayı gözler önüne sermektedir.


Son günlerde Türkiye siyasetinde yeniden alevlenen tartışma, yalnızca bir cümleye sığdırılabilecek kadar basit değil; aksine, uzun yıllardır biriken zihniyet farklılıklarının dışa vurumudur. Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş’ın “ana dili Kürtçe olan bir adayla ortaklaşamayız” şeklinde yorumlanan yaklaşımı, sadece bir siyasi pozisyon değil, aynı zamanda Türkiye’nin çok katmanlı toplumsal gerçekliğine dair ciddi bir kırılmayı gözler önüne sermektedir. Bu söylem, yıllardır “eşitlik”, “özgürlük” ve “kardeşlik” kavramlarını dilinden düşürmeyen bir siyasi çizgi açısından, en hafif ifadeyle büyük bir çelişkidir.

Türkiye’nin ve Ortadoğu'nun Kürt realitesi, inkâr edilemeyecek kadar açık ve tarihsel bir hakikattir. Bu gerçeklik, sadece etnik bir kimlik meselesi değil, aynı zamanda kültürel, dilsel ve sosyolojik bir zenginliktir. Ancak ne yazık ki, bazı siyasi aktörler bu hakikati yalnızca işlerine geldiği zaman hatırlamakta, işlerine gelmediğinde ise görmezden gelmektedir. TİP’in bu noktadaki tutumu, ilkesel bir duruş değil; konjonktürel ve pragmatik bir siyaset anlayışının hem yansımasıdır hem de iflasıdır.

Daha da dikkat çekici olan ise, son birkaç genel seçimde DEM Partisi ile kurulan ittifakların bugün adeta yok sayılmasıdır. Seçim dönemlerinde “ortak mücadele”, “dayanışma” ve “demokratik birliktelik” söylemleriyle kurulan ilişkiler, bugün farklı bir söylemle çelişkiye düşmektedir. Bu durum, seçmenin hafızasını küçümsemek anlamına gelmektedir. Siyaset, günü kurtarma sanatı değil; tutarlılık ve güven inşa etme sorumluluğudur.

DEM Partisi cephesine bakıldığında ise farklı bir sorun karşımıza çıkmaktadır. Kürt kimliğini temsil ettiğini iddia eden bir siyasi yapının, zaman zaman Türkçe karşıtı veya dışlayıcı bir dil kullanması, kendi tabanına dahi zarar vermektedir. Türkiye gibi çok dilli, çok kültürlü bir ülkede, bir dili diğerine karşı konumlandırmak; toplumsal barışı değil, ayrışmayı besler. Oysa gerçek siyaset, köprü kurma sanatıdır; duvar örme değil.

Her iki siyasi yapının da ortak noktası, söylem ile eylem arasındaki derin uçurumdur. TİP, teorik olarak savunduğu eşitlikçi çizgiyi pratikte sergileyemezken; DEM Partisi de temsil iddiasını kapsayıcı bir dil ile güçlendirememektedir. Bu da ortaya, seçmeni manipüle eden, güven zedeleyen ve toplumsal fayda üretmeyen bir siyaset tarzı çıkarmaktadır.

Buna karşılık, Türkiye’de son yıllarda öne çıkan farklı bir siyaset dili de mevcuttur. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin zaman zaman vurguladığı “kardeşlik”, “birlik” ve “ortak gelecek” söylemleri, en azından retorik düzeyde kapsayıcı bir çerçeve sunmaktadır. Bu yaklaşım, farklı kimliklerin bir arada yaşayabileceği bir Türkiye idealine işaret etmektedir.

Elbette bu söylemlerin de eleştiriye açık yönleri vardır; ancak burada önemli olan, siyasi aktörlerin toplumu ayrıştıran değil, birleştiren bir dil kullanma çabasıdır. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, kimlikler üzerinden siyaset yapmak değil; bu kimlikleri ortak bir paydada buluşturabilmektir. Bu noktada, mevcut iktidar bloğunun zaman zaman sergilediği bütünleştirici dil, muhalefetin parçalı ve çelişkili söylemlerine kıyasla daha tutarlı bir görüntü çizmektedir.

Siyaset, sadece ideolojik pozisyon almak değil; aynı zamanda toplumsal sorumluluk üstlenmektir. Bir siyasi liderin kullandığı her kelime, toplumda bir karşılık bulur. Bu nedenle, özellikle kimlik, dil ve aidiyet gibi hassas konularda kullanılan dilin son derece dikkatli olması gerekir. Aksi takdirde, bir cümle bile yılların emeğini boşa çıkarabilir.

Sonuç olarak, Türkiye’de siyaset yapan her aktörün, söylem ve eylem arasında tutarlılık kurması, toplumsal gerçeklikleri inkâr etmek yerine onları anlamaya çalışması gerekmektedir. Kürt meselesi, Türk meselesi ya da başka bir kimlik meselesi; hepsi bu ülkenin ortak meselesidir. Bu meseleleri çözmenin yolu ise samimiyetten, kapsayıcılıktan ve dürüst bir siyaset anlayışından geçmektedir. Aksi halde, her yeni söylem, sadece eski çelişkilerin yeni bir versiyonu olmaktan öteye gidemeyecektir.